Serge Gainsbourg rolü için Eric Elmosnino'yu, Jane Birkin için Lucy Gordon'ı (çekimler sırasında mı yoksa çekimler bittikten sonra mı ölmüş bilmiyorum ama oyuncu listesinde hala ismi geçtiğine göre yerine birini geçirmemişler -ki bu da Lucy Gordon 'ı son filmiyle izleyeceğimiz anlamına gelir), Bambou için Myléne Jampanoï'ı (filmde çıktığı her sahnede aklıma Martyrs gelmese bari), France Gall için güzeller güzeli Sara Forestler'ı ve daha birçoğunun yanında Boris Vian için Philippe Katerine'i seçersiniz de, midemizde uçuşan sevgi, sevinç kebelekleriyle heyecan içinde beklemez miyiz biz bu filmi?! (Ayrıca imdb'de karakter listesine göz atıp Charlotte Gainsbourg ve Anna Karina 'yı göremeyince içerlemedim değil.)
"...Üniversiteye gitmişler, çünkü üniversitelerin çok önemli sayıldığı bir zamanda birisi onlara bu dünyada yükselebilmek için diploma sahibi olmak gerektiğini söylemiş. Ve bu yüzden de dünya, bazı olağanüstü bahçıvanlar, fırıncılar, antikacılar, heykeltıraşlardan ve yazarlardan yoksun kalmış."
İkinci bir emre kadar maymunlu pembe çoraplarım, uğurböcekli yeşil şalım, turuncu berem ve Norah Jones 'la akşam akşam ışıklı şehir merkezinde boş boş tur atma döneminin açılışını yapmış bulundum. Gün be gün daha da bir kanım ısınıyor bu bayana. Ve bence bir şehrin "akşam aydınlığı" manzarası yorucu bir günün ardından insana pek güzel geliyor. Ve yine o akşamlarda sokakta dolaşan insanlar tanışıklığınız olmaksızın gözünüze (kameranıza) takıldıklarında daha güzeller. En azından sadece sokaktaki insanlardır onlar. Şu adam, bu kadın, dıdısının dıdısı, bilmem kimin oğlu değil, sadece sokaktaki insanlardır. Ve bu gibi zamanlarda yapacak işin yoksa, başıboş yürüyorsan, kulaklığında mutlaka birşeyler çalmalı. Tercihen Brazzaville, David A. Brown, Norah Jones, Nina Simone, Sade diye uzar liste, böylesi daha makbuldür. Akabinde 20 dakikalık cam kenarı otobüs yolculuğu iyi gider. Anahtarların arasında kaybolduğu bir karışıklığa sahip ağır, şıngır şıngır sallanan anahtarlığını çıkarırsın çantandan, eve girer, odana çıkarsın.
Akşamın Nescafe Alta Rica kavanozunun içindeki Jacobs Monarch eşliğinde bir fransız filmiyle (yine tercihen) devam eder. Maymunlu çoraplar kalmalıdır, kompinasyonu bozmayalım, iyiyiz. Kitaplığından çıkardığın herhangi bir kitabın ikinci sayfasına siyah/lacivert mürekkepli tükenmez kalemle adını, soyadını ve tarihi yazarsın. Yıllar sonra yapraklar sararıp solduktan sonra üzerlerinde ayrı bir anlamı oluyor bunun, anne ve babamın kitaplarından edindiğim bir izlenim... Diğer kitaplardaki imzalarını inceler, karşılaştırma yaparsın. Bir dahaki sefere "S" nin kuyruğunu biraz daha dolgun ve afili yapma kararı alırsın...
O herhangi bir kitabın birkaç sayfasını çevirip meşhur cümlelerini hatırlamaya çalışırsın. İyi kötü, neredeyse okuduğun her kitapta vardır zaten unutulmaması gereken, yastık altındaki kağıda not edilip uyumadan önce göz gezdirilen cümleler. Beni haksız çıkarmaman için iyi kötü bir kitap okuyucusu olman yeter zaten.
"Bir arada olmaktan nefret ettikleri ama yalnız kalmaktan da korktukları için insanlar telefon denilen aleti kullanıyorlarmış."
Gündelik tüketici zihniyeti her kitabında taşa tutmuş, son zamanlarda da sivri dilli bir kitap yazarı olmanın getirdiği yan etkilerden bolca etkilenmiş, yavaş yavaş okuyucu kitlesini yeraltı zihniyetinden popüler zihniyete genişletmekte olan bir beyefendinin (ki gizem yaratmaya gerek yoktur * ) güzel bir kitabından çıkarılmış kendim için oldukça anlamlı bulduğum bir cümledir.
(Alfred cebinde beş kuruşu olmadığını farkedince barmenin yanına sokulur..)
Alfred Lubitsch: Size bir soru soracağım. Sadece evet ya da hayır diye cevaplayabilirsiniz. Cevap evetse size 10.000 frank veririm. Ama cevap hayırsa siz bana 10.000 frank verirsiniz.
Barmen: Tamam.
Alfred Lubitsch: İşte soru.. Bana 10.000 frank borç verir misiniz?
Barmen: Hayır.
Alfred Lubitsch: Öyleyse bana borçlusunuz. Ben de size gelecek hafta veririm..
Sevgili blog sayfamın bünyesinde barındırdığı template'ini değiştirme kararı almış, lakin gönlüme göresini bulamadığımdan bu değişimi ertelemiştim. Bu haftasonu yoğun template arayışlarımın sonunda huyu huyuma, suyu suyuma uygun bir düzen bulabilirsem yeniden yapılandırma işlemine başlayacağım. Yok, hiçbirşey beğenmemezlik edersem, kırmızı vintage blog düzenimden af dileyip, kursağımdaki hevesi başka bahara bırakacağım..
Yalan değil, oturdum yarım saat boyunca nereden başlayabilirim diye düşündüm. Başlığım pek şık oldu ama yıllarca "önce kompozisyonunuzu yazın, tamamladıktan sonra başlık atın" diye diye başımızın etini yiyen edebiyat öğretmenlerinin bu sefer sözünü dinlemeyerek, yazının; başlığın gölgesinde kalıp kalmayacağını hesaba katmadan saldırdım klavyeye. Belki bir kitaptan alıntı ve onun hakkında iki paragraflık afili bir yorum.. Yapmadığım şey değil, sanki kötü birşeymiş gibi gösterip sivri dilli bir cümle kurmak değildi amacım. Yine de o izlenimi veren bir cümle kurmuş olmam o şekilde düşündüğüm anlamına gelemz. Sık sık yalan söylediğim gerçeğini göz önünde bulundurursak (bunun da bir yalan olup olmadığı sorusu sonsuza kadar sürebilecek bir tartışmanın girişi niteliğindedir, zamanımızın olmadığından değil belki ama üşengeç insanlar olduğumuz yalanlanamaz bir gerçek.), bence affedilebilir bir yargı (olmaz öyle şey diyenler için bknz. Existential Angst -ve başlığın hakkını vermek :1) ...
*
Tabi ki yargıyı bir kenara bırakır, dikkatleri bugün derste yarım saat boyunca tuvalette kilitli kaldığım konusuna çekersem başlığımın hakkını tam anlamıyla verebilirim. İlk beş dakikamı kapıyı isteksizce tıklayarak geçirip, geri kalan zamanımı 10 yaşında kafama takılmış soruların cevaplarını arayarak, tuvaletin; insanın kendini güvende ve yalnız hissedip kafasını dinlediği, zihnini kurcalayan yüz bin milyon baloncuk düşüncelere rahatça odaklanabildiği ender mekanlardan biri olduğunu düşünerek ve bir de Frank Zappa 'yla aynı fikirde olmanın mutluluğunu yaşayarak geçirdim. Oldukça verimli bir yarım saat olduğunu söyleyebilirim.. (ve başlığın hakkını vermek:2)
* "Bir zamanlar hayat verecek kadar yetenekli bir mucit varmış. Olağanüstü bir adam. Karısı ve çocukları olmadığı için onları laboratuvarında yapmaya karar vermiş. İşe karısıyla başlamış ve onu dünyanın en güzel prensesi olarak tasarlamış. Ne yazık ki kötü bir genetik perisi öyle bir büyü yapmış ki prenses üç karıştan fazla uzayamamış. Sonra kendi görüntüsünden altı çocuk klonlamış. Vefakar, çalışkan, o kadar benziyorlarmış ki kimse onları ayırt edemezmiş. Ama kader onu yine aldatmış, hepsine uyku hastalığı vermiş. Bir arkadaş özlemi içerisinde, akvaryumda bir beyin yetiştirmiş ama onun da migreni varmış. Ve nihayet en büyük şaheserini yaratmış. Dünyadaki en zeki adamdan daha zeki. Ama ne yazık ki mucit ciddi bir hata yapmış. Adam zekiymiş ama onun da bir kusuru varmış. Asla ve asla rüya görmezmiş. Öyle mutsuzmuş ki, ne kadar hızlı yaşlandığını bilemezsiniz. Sonra zavallı şaheserin gözü o kadar dönmüş ki bir damla gözyaşının onu kurtarabileceğine bile inanmış. Ve o kadar zulümden sonra rüya görmenin ne olduğunu asla öğrenemeden korkunç bir şekilde ölmüş." (ve başlığın hakkını vermek:3)
Bugün trafik ışıklarının dibinde beklerken karşıya geçmek için yanıma gelen ve akabinde hapşuran ( 'ı' değil, inadına 'u') bir bayana bilinçsiz bir şekilde, tamamen ağız alışkanlığı sonucu "iyi yaşa" dedim. Aldığım tepki, suratıma malca bakan mal bir surat oldu. Oysa ki tanımadığın bir insanın sana böyle güzel bir dilekte bulunmasına vereceğin tepki aynı güzellikte bir "hep beraber efenim" olmalıdır, mal surat değil. Hayır, normalde sokaktan geçen insanlara Pollyanna style gülücükler saçan ve her hapşurana mendil uzatan biri değilim blogger, sen de biliyorsun. Boş bir anıma geldi ve söyleyiverdim, niye adamı pişman ediyorsun ki odun karı? Çok kızdım amk..
*
Geçen gün kuaför koltuğunun dibindeki saç tutamlarına bakarken abimin saçlarının artık benimkilerden daha uzun olduğu gerçeğiyle yüzleştim, yüzsüzce ve bir cevap beklemeksizin bu haberi ona mesaj aracılığıyla ilettim. Eminim okuduğunda yüzüne o çok tanıdık, sinsi gülümseyişi yerleştirmiştir (bir abi-kardeş benzerliği-örnek 1). Otobüs beklerken yine elimi kısalmış saçlarıma götürüp akabinde "Bowie-kuaför-kırık saçlar" içerikli melankolik bir mesaj da Mimi Wodka 'ya attım. Bir buçuk senedir kuaför yüzü görmemiş saçlarıma bakarak, kuaförsel terimleri alfabetik sıraya göre sayabilecek potansiyele sahip olmadığımı rahatlıkla söyleyebilirsin, fakat, "let your hair down" mantığına can ı gönülden bağlı bir kişiliğe sahip olduğumu da anlayabilirsin, saçlarım makasla tırt tırt kesilirken suratımdaki içi giden ifadeyi göz önünde bulundurarak...
*
Senenin dinlenilen en güzel albümlerini özene bezene sıralamıştım. İçim rahattı çünkü herbir albümü en az 5-10 kere dinlemiş ve her seferinde gayet de doğru seçimler yaptığımı tekrar ve tekrar farkedip kendimi takdir ediyordum. Yılın en süpsüper albümler yazısını da senenin sonuna bırakıyorum, albümleri geniş geniş ele alır karalarım yine birşeyler tabi ki ama bir konuya parmağımı basıp durmadan geçmemeliyim, çatlayabilirim, belli olmaz.. Herneyse, ne diyordum, evet, en beğendiğim albümleri seçmiştim ve içim rahattı.. Ta ki o geceye kadar.. Mimi Wodka 'dan gelen o şaşırtıcı olduğu kadar da sevindirici haberle işler değişti.
-Son albümleri pek bir güzel Turşucuğuum, hemen edin!
O gece indirdim albümü ve ertesi sabah dinlemek üzere mp4e attım. Sabah okul yolunda dinlemeye başladığım albümü gün biterken 5.-6. postasıyla dinliyordum. Her ne kadar son dakka gollerine karşı artık daha hazır, daha tedbirli bir Alasse insanı olsam da, Deathstars- Night Electric Night albümünün 2009 'un en cano albümleri arasında ilk 3'e oynadığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim -ki an itibariyle söyledim.
"Bana hareketli, gürültülü, sabahları soğuk duş etkisi yaratacak birşey lazım olm, eskittim playlistleri!" isyanlarımın ortasında, İsveç'ten gelen sert industrial rüzgarıyla mp4üme misafirliğe gelen Night Electric Night 'ı baya baya geç dinlediğim için (albümün 30 Ocak'ta yayınlandığını belirtirsek suratıma isabet edecek olan tükürükler daha afili gelebilir) Whiplasher 'dan defalarca özür dilerim bu blog aracılığıyla, başka bir zaman başka bir platformda değiniriz yine bu konuya kendisiyle...
Ayrıca albümü birkaç kere dinledikten sonra kulağımın yoğun isteği üzerine "evet, sen o'sun" diyerekten albümdeki favori parçam ilan ettiğim Death Dies Hard 'ın klibini de günde üç öğün izlemeden geçmiyorum...
Şu kısıtlı zamanda kitaplara, filmlere, albümlere, blog ahalisinin yazılarına vs zaman ayırmak güç iş, tatilde zıbara zıbara geçirdiğim günleri özledim sanki lan.. Ve bu yüzden an itibariyle film izlemeye kaçıyorum blogger, öptüm..
Sabah 8'den akşam 6'ya kadar dershanedeydim ve ingilizce-sözel dersler arasında sadece 1 saatlik öğle yemeği arası vardı. 10 saat boyunca ders dinlemek, deneme sınavı olmak bünyeme hiç ama hiç iyi gelmedi. Tenefüslerde aklımdaki yegane şey, sırt çantamdaki iki adet buz gibi biraydı. Eve gelince pijamalarımı çekip, yemeğimi odama çıkartıp, sevgili bira eşliğinde Jim Jarmusch'dan nağmeler "Night On Earth" izleme hayalleri kura kura geçirdim tüm günümü. Otobüs durağında beklerken yorgunluk ve erken kalkmanın verdiği uykusuzluk yüzünden kendimi zor taşıdım. Otobüse binip kendimi tek koltuklardan birine attığımda bir parça huzur bulmuştum. Yann Tiersen- Les Retrouvailles albümü eşliğinde güzel bir yolculuk geçireceğimi umarak kurulmuştum o koltuğa. 2 durak sonra binen "altın gününden geldik biz, çok yedik çok oynadık, gençleşelim diye de dedikodunun kralını çevirdik" teyzelerinden bir düzinesi doluştu otobüse. Ve evet tahmin et blogger ne oldu, sen de ben de çok çok iyi biliyoruz ki bu teyzelerden (akabinde amcalardan) kaçış pek mümkün değil. Kıçını onlara döndürüp camdan dışarıyı izler havası takınmak da yetmiyor çoğu zaman, ordan bir aklı evvel fırlıyor "hadi gençsiniz biriniz yer verin teyzenize" lanetini okuyor ve yine köşesine pısıyor. Sana iki seçenek kalıyor; ya ayrım gözetmeksizin insanoğlunun doğasına uygun olarak gençlerin de yorulabileceğini, hatta altın gününde dedikodunun hat safhasına varan teyzelerden çok daha fazla yorulabileceğini karşındakine kavratacaksın ya da içinden güzel güzel sövüp ayağa kalkacaksın. Ve genelde yorgunsan kılını kıpırdatmak, ağzını açmaktan daha kolay bir iş gibi görünüyor o zamanlar. Dibime sokulup gözümün içine sinsi bakışlar fırlatan altın günü teyzesine kıçımla bir güzel ısıttığım yumuşacık koltuğumu verip ayakta beklemeye başladım ben de. Otobüsten indiğimde gerçekten bitkindim ve eve giden kısa yolu tepiyordum. Bir üstümüzdeki sitelerin evlerinin birinde her geçişimde havlayıp asabımı bozan köpeğin yanından geçtiğim sıralarda köpeğin zincirinin olmadığını farkettim. Bozuntuya vermeden yürürsem belki havlamaz, ısırmaya falan kalkmaz düşüncesiyle devam etmek istedim, devam da ettim. Dinlediğim şarkı bitmeye yakın sesi azalınca arkamdan gelen zincir şıngırtısını duydum. Ne olmuş ne bitmiş kimmiş o demeden ani bir dönüşle, elimin tersiyle de osmanlı tokadı atacak pozisyonu yaratarak sesimin yettiği kadar, gayet vulgar bir biçimde "hooşşşt!!!" diye böğürdüm. Yine şımarık şımarık havlayarak keyfimi kaçıracağını sanan nalet yaratık, alçak köpek "viyk viyk viyk" diye inleyerekten geldiği yöne ani bir dönüşle döndü, koşarak kafesine girdi. Tüm günün yorgunluğunu, sinirini üzerimden attığımı hissederek devam ettim yoluma. Devasa bir huzur kapladı içimi, midem kıpır kıpır oldu, kahkaha ataraktan gittim evime, mutlu oldum sanki...
Telefonlar 06.45 'e kuruldu ve ben eylül boyunca bloga adam gibi yazı koymamış, yazılan hiçbir taslağı beğenmeyip kaydetmeden silmiş, boşverip diğer bloggerların yazılarını okumuş bir blogger mahluku olarak her sabah aynada kendime bakıp, doğru açıyı yakalayıp suratıma iki tane geçiriyorum sırf bu yüzden. Kişisel hesaplaşmada sınır tanımayan zihniyetler olduğumuz su götürmez bir gerçektir aynı zamanda. Ancak dediğim gibi, insanın yaşayacak kayda değer birşeyleri olmayınca anlatacak kayda değer birşeyleri de olmuyor. Bak bu cümleyi unutma, not al bir yerlere, afili oldu baya. Bundan 20 yıl sonra posası çıkmış mühim entel insanlardan falan olursam yaparsın yorumunu "artık yaratıcılık mevzusunda bir esprisi kalmadı, gençken söylediği şeyleri ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyor, biz bunun cücüklüğünü biliyoruz" falan dersin (tabi ki demezsin öyle birşey, lafın gelişi söylüyorum ben).
06:45 'te uyanıp okula gitme dönemleri, evet, yarın sabah itibariyle başlıyor ve ben yine an itibariyle Les Champs-Elysées dinleyen bir blogger mahluku olarak eylül boyunca boş kalmış bu kalbim kadar temiz bloga son birşeyler karalayıp öyle kaçayım dedim. Bu kararı almamda sabah ayna karşısında geçirilen 1 dakika 20 saniyelik yüz kızartıcı kişisel hesaplaşmanın da etkisi olmadı değil.
Natural Born Killers izledikten sonra akıllarda kalması olası birçok sahneden ziyade, akabindeki 2 gün boyunca yılan korkum üzerinde yoğunlaştığımı belirtmek isterim. Jim Morrison 'ı çok seviyorum ama doğaya bir kızılderili bilge gözüyle bakmak için ya fazla dejenere oldum ya da yılanlarla bitmemiş -hatta muhtemelen daha başlamamış- bir iç hesaplaşmam var. Yine ileride birgün Buddha misali mühim bir adam olursam da bu konu üzerinde iki çift laf ederim, not almak lazım.
Annemin, Stewie 'nin "Louis Louis Louis, mum mum mum mum mum, mummy mummy mummy, mother mother mother mother..." repliğinin bulunduğu Family Guy bölümünü izlediğine dair içimde garip bir şüphe belirdi nedense. Otomatiğe bağlayıp insanı çileden çıkartma tekniğini başarıyla pratiğe döktüğü için kendisini tebrik etmeliyim bir ara, bunu da not aldım.
Hazır çileden çıkmışken burdan müyap 'a seslenip öyle gideyim. Bir çeşit bezdirme tekniği midir bu anlamıyorum. Bilgisayarın dns ayalarlarıyla oynamayı bıraktım çünkü, bir süre sonra bayıyor. Yuutub yasağını bile hala sindirememiş olan bloggerların myspace ve lastfm 'lerini birgünlük de olsa engellediniz, aferin lan, tebrik ettim, hayret ve hayranlık karışımı duygularla takip ediyorum. Son 1 haftadır bloga erişimde süpsüper sıkıntılar da yaşıyoruz, onu hala anlamış değilsem bile nedeni ne olursa olsun onun suçunu da sizin üstünüze atmak istiyorum. Tamam beybi öptüm..
Because we don't know when we will die, we get to think of life as an inexhaustible well, yet everything happens only a certain number of times, and a very small number, really. How many more times will you remember a certain afternoon of your childhood, some afternoon that's so deeply a part of your being that you can't even conceive of your life without it? Perhaps four or five times more, perhaps not even that. How many more times will you watch the full moon rise? Perhaps twenty. And yet it all seems limitless.